Dünden Güne Taşanlar

1/10/2009 - Rahip

Kategori: OTEKI


Bir yunusun kuyruğunu ne kadar da andırıyor diye düşündü?

Elindeki bezin daha az kirli bir kısmını bulup, tinere batırdı ve silindirin gövdesini, deliklerin içini, kuyruğun içeri doğru kıvrılarak yay şekline gelen tüm bölümlerini titizce sildi. Kurma anahtarının pirinç gövdesi  tek mumun aydınlattığı salonun loşluğunda altın gibi parlamaktaydı.

Gösterdiği aşırı özen, silme işleminin uzamasına ve bu kadar süredir karanlıkta kalıp anahtarı görmeye çalışan gözlerinin yanmasına yol açmıştı.

36 saattir uykusuzdu ve bu karanlık salonda vaktini geçiriyor, 4 saatte bir irili ufaklı salonun duvarlarına asılmış onlarca saati kuruyordu. Kurma işleminden arta kalan zamanlarında zemini süpürüyor, saatleri bir bebeğe dokunurmuşçasına hassas şekilde kavrayıp, gümüş, altın, pirinç gövdelerini parlatıyordu.

Saatlere adadığı ömrünü düşündü, hayret 64 yaşındaydı ve diğer rahip arkadaşı hastalanıp yataklara düşmeden önce ömrünün kıymeti konusunda daha önce hiç kafa yormadığını düşündü. Sadece iki kişi kalmışlardı koca mabetle ilgilenen. Vardiyaları günde iki kez olmak üzere 6 saatti. Günün ilk 6 saati ona aitti. Sabahın ilk ışıklarına değin tuttuğu nöbetini şu an belki de ölmekte olan diğer arkadaşına bırakıp, dinlenmeye çekiliyordu öğlene değin. Manastıra harcanan, zamana adanan bir bütün ömür. Bu dakik nizam, ayrılıpta başka yerler görmesini bile olanaksız kılmaktaydı. Şimdiye değin gittiği en uzak mesafe eşek üzerinde 1.5 saat süren bir dağ yoluyla köyün bağlı olduğu kasaba idi ancak geç kalırım korkusuyla doğru düzgün hiçbir yeri görememiş, telaş içerisinde manastıra geri dönmüştü. Dönmesi gerekliydi zira kitabın ilk emriydi zamana itaat etmeleri.

Gözlerini yuvalarının içine çakılacakmışçasına kuvvetli sıktı, göz kapağının bir limonu sıkarmış gibi bu aşırı baskısından, gözlerinin kenarlarından iki damla yaş süzüldü derisinin arasında kalan o küçük gözenekten. Zaman duasını okudu alçak bir sesle, işine koyuldu yeniden tazelenmiş düşünceleriyle.

Taptıkları zamanın nice yıkıcı olduğu geçti aklından. Öyle ya, vaktiyle müritleri için kıymetli bir hac merkezi sayılan, Urfasından, Mardininden, Halep’inden Şam’ından bir çok hacının geldiği manastırları, müritlerin sayısı giderek azaldığı için kaybolmaya, unutulmaya yüz tutmuştu. Tanrıları sınıyordu belki de sabırlarını gazaba çalan yüzünü göstererek kullarına. Saatler kurulmalıydı, yüzlerce yıldır susmamış bu saatler, düzen içerisinde çalışmaya devam etmeliydiler. Çünkü her bir tik tak, en kıymetli zikirdi aslında kullardan Zaman tanrısına adanan. Tam 102 saati vardı manastırın, su saatlerinden, güneş saatlerine, civa saatlerinden, ağırlıklarla çalışan mekanik saatlere,  kurmalı saatlerden, kösteklerinden duvarlara asılmış ihtişamlı saatlere değin.

Zamanı durduramazsın, hükmetmesi en imkansıza tapmak, ne ateşe, ne güneşe…Öyle ya, Mecusilerle suyun ateş üzerindeki hükmü üzerine saatlerce tartışmışlardı yaptıkları sohpetlerde veya en basit şemsiyenin güneşi bir çırpıda bertaraf edebileceğine iknaya çabalamışlardı Yezidileri. Oysa ekinleri büyütendi zaman, çocukları olgunlaştıran, emeği yetkinleştiren, kızıl şarabı demlendirendi. Geçen sürede onca alet edavatla hepsine hükmetmişti insanoğlu yeryüzündeki onca doğal güçleri. Zamandan ziyade. Zamanı ancak ölçebilmiş, basit ölçüm cihazları hükmünde saatler üretip ancak ona nasıl ayak uydurabileceğini kesitirmeye çalışmış, itaat etmiş, biat etmiş, kulluk eylemişlerdi.

Silmeyi bitirdiği kurma anahtarıyla, mekanik enerjisi bitmeye yüz tutup, zikri yarım kalma tehlikesi olan saatleri sırasıyla kurmaya başladı. Elinde bir tespih tutan bir Müslüman, çarmıha gerilmiş İsa tasviri önünde saygıyla istavroz çıkartan bir Hristiyan, çile kemerini koluna dolamış, bir öne bir geriye salınarak huşu içerisinde Tevrat okuyan bir yahudi kadar dingindi bu işi yaparken.

Kimi saatler El Jazeri’den kalmaydı, neredeyse bin yaşında, bin yıldır şaşmadan çalıştırılmaktaydı. Bin senedir, bir saniye dahi olsun saatler zikirlerinden geri kalmamışlardı.

102 saatin hepsini ayrı ayrı kurdu, diğer altı saatlik vardiyası gelmek üzereydi.

 Kapı çalındı, onca tıkırtı içerisinde gayet hafif çalınan kapının sesini nasıl duyduğuna o da şaşırdı. Kapıyı araladı, ufak bir çocuk elinde akşam yemeğini tutuyordu. Tepsiyi aldı, “Zaman kollasın” diye dua edip, başını okşadı çocuğun, kapıyı kapatıp saat seslerinin doldurduğu salona geri göndü. Bohçayı usulca açtı, yarım kara ekmeği yukarıya kaldırıp yemek duasını mırıldanmaya başladı asude;

“Bereketli kıl ey seyri değiştirilemez, ey herşeyin boyun eğdiği. Büyüten, sağaltan, arındıran, var eden. Lokmam senin arzunla girer bedenime, senin rızanla kana döner canımda. Huzurlu ve kutlu kıl öğünümü. “

Uykusuzluktan bitkin düşen vücudu, yemekle olsun biraz canlanır gibi oldu, yerleri o gün kimbilir kaçıncı defa silmeye başladı.

 


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Etiketler : Saat, Rahip, Doğu

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:


0 yorum yazilmistir
<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Evet, yazmak eyleminin cazibesine kapılarak, günden elimde ne kaldı ise yazı ile cisme bürümek istiyorum yaşadıklarımı.... Zira bir sır vereyim mi ( şu anda nicedir ziyaret edilmemiş sayfamda yazdıklarımın boşluktaki yankılarından gelen şu metalik tını öylesine cezbedici ki, sabaha kadar yazabilecek kudreti kendimde naçizane görmekteyim), sadece yazmak amacım, okunmak dahi değil...Olur da, birkaç dost yürek nazar eyler sözlerimize, ne ala....

Kategoriler

Etiket Bulutu

Saat Rahip Doğu Acı Keder Hüzün Ağı Matem Biçare Güneş Şems Sema Dost Kamer Damla Gözyaşı Hayalkırıklığı Ölüm Kum Saati Kum Çöl Sancı Yaşamak Acı Çekmek Hayal Kırıklığı Yıkım Atom Bombası Hiroşima Nagazaki Enola Gay Little Boy Katliam İstanbul Sitem Çingene Otopark Lalezar Seyfe Göl Kuraklık Göz Zelzele Melankoli Şövalye Beyoğlu Müzik Melodi Deprem

Arkadaşlarım

erva
mehmet toprak
Blogcu Yardım
Nida N. Nalçacı
erguvanlar
ugurbozkurt